TANE TANE SİMÜLTANE (3)
Belkıs Çorakçı Dişbudak

Bu köşede, değerli meslektaşımız Belkıs (Çorakçı) Dişbudak'ın 1991 yılında yayımlanan "Tane Tane Simültane" adlı kitabından bölümler sunmaya devam ediyoruz...

YAŞASIN "SOAN"!

Başka bir konferansta, bir tebliğin çevi­risinde de, sanayinin en 'büyük derdinin ticari soğanlar olduğunu okumuştuk! (onion = soğan; trade-union = sendika)

SAYIN FAHRİ

İngilizce'ye çevrilerek dağıtılan doküman­larda da insanı bir hafta neşeli tutacak, yollarda tek başına giderken gülüp durmasına yol açacak şirinlikler çıkıyor elbette. Honourable (= şerefli, sayın) kelimesinin yerine Honorary (= fahrî) kullanıldığına bir kereden fazla rastladım:

“Distinguished delegates and their honorary wives!” Yani, “Sayın delegeler ve fahrî zevceleri!” Yani, kumalar! Asılları evde herhalde! Eşleri bile demiyor da zevceleri diyor. Oysa, toplantı bir kadın kuruluşumuz tarafından düzenleniyordu, bütün delegeler kadındı, bazıları kocalarını da getiriyorlardı ve mesele bundan ibaretti.

MADAM ARŞALUS DA DEMİŞ Ki…

Günün birinde insanlar, neyi biliyorlarsa onu yaparak hayatlarını kazanmayı öğrenecek tabii. Doktor olmadan hasta tedavisine el atmaya... hiç kimse kalkışmaz diyemem tabii, ama yine de az kişi kalkışır. Oysa, bazı meslekler hep amatörleri çekip durur. Mıknatıs gibi. Yazılı tercümanlık, turist gezdirmek, lokanta açmak, devlet yönetmek, ilk akla gelenler.

Hani bir hikaye vardır, Agop'un cenazesinde papaz Agop'u övüp duruyormuş, “Agop efendi çok eyi adam ıdı, fukaralara yardım eder idi...” falan derken, Arşalus dayanamamış, kalkıp kendini tabutun üzerine atmış, başlamış ağıda:

“Ah, Agobum. Agobum! Yalınız eyi adam olmağınan kalmaz ıdı, ne kadar da bilgili idi, ne kadar da kültürlü idi, İngilisces de bilir idi, Fıransısças da bilir idi, Alamancas da bilir idi, İtaly...” derken papaz dayanamamış. “Ka, Madam Arşalus, benim bildiğim Agob usa bunların hiçbirini bilmez idi.”

Arşalus ona masum masum bakıp yaşlı gözlerini kırpıştırmış. “Ah, biloorum, bilmez idi, bilmez idi ama çok HAVES koyar ıdı,” demiş.

* * *

“Siz bir aletsiniz. Elektronik bir alet. Bunu hiçbir zaman kafanızdan çıkarmayın.”

Nur içinde yatsın, hocamız Madam Gloria Wagner bize habire bunu söyler dururdu. Bu gerçekten de kişinin yaptığı işe olan tutumunu çiziyor. Simültane çevirmen, kürsüde konuşmakta olan konuşucunun sözlerini öbür dile aktarırken gerçekten de işe kendi kişiliğini, düşüncelerini, inançlarını, bir gölge olarak bile katamaz. Buna hakkı yoktur. Söylenen sözü gülünç buluyorsa, bunu sesini kullanarak yansıtamaz. Aptalca buluyorsa da öyle. Ko­nuşucunun inancına paralel inanç içeren bir sesle söylemek zorundadır. İçin için utansa bile.

Olmuyor mu böyle şeyler? O-hooo!

Bazen konferansın o sabahki tebliği biter, oturum başkanı katılımcılara, “Söz almak isteyen var mı?” diye sorar. Herkes söz alabilir, düşünsenize! Konuyu bilen de, bilmeyen,de. Anlamadığını, bilmediğini, o konunun cahili olduğunu açığa vuran laflar edebilir. Saçma sapan, dayanaksız, kendince espri sayılacak eleştiriler kusabilir. “Saldırgan ve kaba konuşabilir, alay edebilir, hakaret bile edebilir.

Tanrıya şükür genellikle işler o noktalara varmaz... o seyrek rastlanan bir durumdur.

Ama... olunca çevirmen ne yapmalıdır?

Bizimkisi uygar bir meslek. Salonda in­sanların ayağa kalkıp birbirinin üstüne yürümesine katkıda bulunmak istemeyiz. Ama söylenmiş, bir sözü sansür etmek gibi bir hakkımız da asla yoktur. Aşağı yukarı aynı anlama gelen iki tane sert kelimeden nispeten daha yumuşakça olanını seçebiliriz. Cümleyi çok uygar ve etikete uygun kurar, saldırıyı daha az kaba göstermeye çalışabiliriz. Yapılabilecek şey aşağı yukarı o kadardır.

Ses tonumuzla yumuşatmaya çalışmak boşunadır, çünkü hedef durumundaki kişi yalnız kulaklıktaki bizi dinlemekle kalmıyordur, karşısında, konuşanın ses tonunu da duyuyor, yüz ifadesini de görüyordur. Vücut dilini okuyordur yani. Kabindeki" çevirmenden “vatanı kurtarması” beklenemez. (zaten saldırıya uğrayan kişiden durumu saklamaya çalışmak da ahlaksızlık… o da kendini savunma hakkına sahip olmalı.) Bazen konferansı organize eden sorumlu kişilerin başı yanımıza gelir, “Bunları çevirmeyin, yabancılara rezil oluyoruz, idare edin,” diye tutturur. Çevirmen onu düş kırıklığına uğratacaktır, çünkü görevi bunu gerektirmektedir. Bir alettir o. Elektronik bir alet.

(Kendini bu duruma düşmüş bulan or­ganizatör, bize geleceği yerde konferans teknisyenine gitse daha iyi eder aslında. Birdenbire cihazlar arıza yaparsa... sorun kalmaz. Herkes susar salonda. Tabii, teknisyen de milyonlar yatırdığı cihazına laf gelmesini istemeyecek, ileriki iş ola­naklarını düşünecektir… ama belki o anda sa­londa kendisi yoktur da yardımcısı vardır, gözünü kapar, vatanı kurtarır. Çıkmadık canda umut var.)

Teknik, ekonomik, kültürel, sanatsal, eğitim konulu konferans ve seminerlerde çevirmen pek böyle tatsızlıklarla karşılaşmayacağını önceden bilir. Bunlar daha çok siyasal içerikli toplantılarla basın toplantılarına özgü risklerdir.

Siyasal içerikli toplantılarda bizim bu­lunabilmemiz için elbette toplantının uluslararası nitelikli olması, yani yabancıların gelmiş olması gerekir. Son zamanlarda uluslararası siyasal toplantılardan o eski kuşku ve çekişme havası silindi, yerine barışçı bir atmosfer yerleşti. Konuşanın mantık zincirini herkes izleyip anlamaya çalışıyor, itirazını yapıyor, ekleyeceğini ekliyor. Yani, gerçekten DİNLİYORLAR söyleneni. Boş havaya konuşma duygusundan kurtuldu artık konuşmacılar. Biz de söyleneni hiç tercüme et­memiş durumuna düşmekten kurtulduk.

İç politika toplantıları, bizim açımızdan, salonu Türklerin doldurduğu, bir avuç da yabancı konuk davet ettikleri toplantılardır. Örneğin üç bin kişinin, (yirmi beş otuz kadar yabancı ko­nuğuyla) katıldığı bir Türk-İş Kongresi, siyasal partilerden birinin iktisadi, ticari ya da A.T. merkezli konularda düzenleyebileceği, bilimsel sayılabilecek (yabancı konuşucuların da bulunduğu) toplantılar gibi.

Böyle yerlerde Türkler birbiriyle ağız da­laşına girebiliyor. Gerilim hayli artabiliyor, salonu terk etme tehdidi savuran gruplar çıkabiliyor... ama büyük patırtılar kopmuş değildir. Yalnızca , her an o ihtimalin heyecanı yaşanır.

Üç bin kişilik böyle bir toplantıda, ta pen­cerenin dibine kurulmuş kabinde Gül’le oturup, bizden altmış metre ötedeki ana kapıya özlemle baktığımızı, salonda bir patırtı koparsa oraya nasıl ulaşacağımıza kaygılandığımızı hatır­lıyorum. Arkamızda kalan pencereden aşağıya da baktık, mecbur kalıtsak allayabilir miyiz, aşağıda bir çardak falan var mı diye hesapladık.

Ama eski politikacı tipi, konuşucuya ger­çekten soru sormak için değil de, başkaları duysun diye gösteri sergilemek için konuşan; amacı üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olan politikacı tipi yavaş yavaş azalıyor (büsbütün ortadan kalkmış sayılmasa bile).

 

© 1969 - 2009 BKTD
Çiftevav Sok. Çatak Apt. No.4 D:2, Ayaspaşa, 34437 İstanbul bktd@bktd.org