"Bıktım bu Japonların İngilizce’sinden yahu! İngilizce bilmiyorsa, niye susup oturmuyor bunlar. İçlerinden hangisi biliyorsa o çıksın konuşsun! Yeter bre!"

Kaynama noktasına varmış bu arkadaşıma gel de hak verme! Uluslararası toplantılarda, tebliğini verirken seçtiği dili iyi kullanamayan bir tek Japonlar değil elbette. Ne anlaşılmaz ' İspanyollar, ne mitralyöz gibi Hintliler, ne heceleri belirsiz Çinliler, hatta İngilizce konuşmaya kalkan ne Fransızlar dinlemişizdir! Birinci zorluk, adamın nece konuştuğunu anlayabilmektedir.

"SON DERECE İLGİNÇ..."

Bir keresinde, yedi dil arasında çeviriler yapılan, kalabalık bir konferanstaydık. Oturum başkanı Fransız’dı o sabah. Bizim Nuran da Fransızca kabinindeydi. Yani olup bitenleri ha bire Fransızca'ya çeviriyor, Fransızca konuşulurken de susuyor, mikrofonunu kapatıyordu. O zaman öbür altı kabindekiler Fransızca'dan diğer altı dile çeviri yapıyorlardı.

Başkan Fransız olunca, Fransızca kabininin işi çok kritik tabii. Başkanın oturumu iyi izleyebilmesi zorunlu. Eksik izlemesi kabul edi­lebilecek şey mi?

O ara bir sürü delege sıra sıra kalkıyor, beşer onar dakikalık kısa konuşmalar yapı­yorlardı. Başkan da, kulaklığını takmış, hepsinin Fransızca'ya çevirisini dinliyor, ağzını açınca da Fransızca konuşuyor, yani işler güzel güzel gi­diyordu.

Derken bir ben-i Adem kalktı, evlere şenlik bir Fransızca'yla kek-kük-keverek etmeye başladı.

Nuran bir an dinledi, sonra aradan bir iki ­kelime kapınca, dilin Fransızca olduğunu anladı, şansına şükredip mikrofonunu kapadı.

Başkana gelince... adamcağız, ku­laklığındaki ses kesilince, önce aletin bo­zulduğunu sandı. Düğmelerle oynadı, telsizi eline alıp salladı, en sonunda da çaresiz bakışlarını üzerinde “FRANSIZCA” yazan kabine çevirdi.

Gel de acıma zavallı adama! Nuran usulca mikrofonunu açıp adamın kulaklığına fısıldadı: "Sayın Başkan, konuşucu zaten Fransızca ko­nuşuyor…

Adam o zaman durumu kaptırdı, önce gözleri şaşkınlıkla açıldı, sonra gülümsedi, kulaklığını çıkarıp konuşucuyu dinliyormuş, anlıyormuş gibi oturdu.

Konuşma bilince o Başkan'ı duymalıydınız: “Sayın konuşmacıya son derece ilginç ve aydınlatıcı açıklamalarından ötürü çok teşekkür ederim, efendim. Şimdi de sözü..."

"SARTiN, iLE…"

Kütahya'da, Çini Konferansında çalışıyordum. Programa günde 23 konuşmacı sıkıştırılmış, her birine altı yedi dakika zor düşüyor, o insanlar da söylemek istediklerini o süreye sığdırabilmek için, ceplerinden (bize kopyasını hiç vermedikleri) notlarını çıkarıp motor takmış gibi okuyorlardı. Tuna Özkır ile ikimiz çalışıyorduk kabinde. Çeviriler hep İngilizce’yle Türkçe arasındaydı, konferansın başka dili yoktu.

Derken bir Japon çıktı. Bunların elli yaşından büyükleri HİÇ İngilizce bilmez, çünkü savaş sırasında Japon hükümeti okullardan İngilizce derslerini kaldırmış, o kuşak da bu dille şöyle baş selamı verecek kadar bile tanışa­mamış.

Ama bizim Japon kırklık gibiydi (hoş onların yaşını tahmin etmek de kolay iş değildir ama… her neyse!).

Anlayabildiğimin Türkçe’sini söylemeye koyuldum. Zaten orijinal dili dinleyenler de pek her şeyi anlayamıyordu ki! Amacım Türkçe dinleyenlerin de bir o kadar anlamasını sağ­lamaktı.

O aralık adam, Japonya'daki tarihi çini ocaklarının bulunduğu yerleri saymaya koyuldu. On, on iki tane şehir saydı... ama öyle Osaka, Tokyo falan değil. Bilinmedik yerler.

Elimden geldiğince hızlı, "Japonya'da eski fırınların bulunduğu yerler…" dedim, sonra adam bir kelimeyi telaffuz ettiği anda ben de tekrarlamaya koyuldum.

Dura dura sayıyor, arada üç dört saniye sustuğu oluyordu. Derken bir ara yine sustu. Sonra, "SARtin," dedi. Ben de hemen, "SARtin," dedim.

Nasılsa sonra cümleyi evirip çevirip bağlarım, şu kelimeyi unutmadan söylemiş olayım, diye düşünüyordum.

Sustu. Altı yedi saniye sessizlik. Sonra devam etti: "...and fourteenth century..."

Öleceğimi sandım. Mikrofona gülemem ya! Adamcağız meğer 'Thirteenth" demeye çalı­şıyormuş. Vurguyu birinci heceye vermese, belki biraz anlaşılırdı. Ah, bu vurgunun önemi!

Ben tabii, sanki demin "SARtin" diyen başkasıymış gibi, "On üç ve on dördüncü yüzyıllarda..." diye yeni cümleye giriverdim.

Kahve molası verildiğinde, delegelerle birlikte gülmekten kırıldık.

NEYMİŞ EFENDİM?

Bizim Sibel'le Necla bir toplantıda çalışmışlar, anlatıyorlardı. Japon podyumda konuşuyor. Bütün gün, bir tek o konuşuyor. İngilizce’sini yarı tahmin, yan falcılıkla anlayabildiğiniz yetmiyormuş gibi, adam ikide bir, iki üç satırlık Japonca bir cümle söylüyor, sonra kıkır kıkır gülüyor, dinleyicilere: 'Talking self­ self," diyor!

AH "PAPASA PAYA," AH!...

Bir başka Japon, tepegözde rakamlı tablolar gösteriyor, ikide bir "Papasa Paya," diyordu. Biz de yalnızca rakamı veriyor, "inşallah konuyu bilenler bunun ne olduğunu anlıyordur," diye dua ediyorduk.

Sonunda biz bile anladık. "Per person per year”, yani, "kişi başına yılda ..."

SEVSİNLER, SEVSİNLER!

Bir konferansta yalnızca Uzakdoğulular vardı. Peş peşe çıkan konuşucuların hepsi birer bulmaca gibiydi. Biz yine, "Adımız Hıdır, elimizden gelen budur," havasında çeviri yapıyorduk.

Kahve molasında Japon sorumlu yanımıza gelip, "Herhangi bir sorununuz var mı?" diye sordu.

"Eh, aksan sorunu var biraz," dedik. Adam ne dese beğenirsiniz:

"No, no; girls, your accents are finel" (Yo, yo, kızlar, aksanlarınız iyi)

"GANTİ GUNTO" DİYE BİR ŞEY

Bir başka toplantıda da Japon'un biri sa­nayicilere bir konuda iki saatlik bir tebliğ su­nuyor, duyulabildiği kadarıyla, "Ganti Gunto" diye bir şeyin ne kadar iyi ve yararlı olduğunu anlatıyor. Onsuz olamazsınız, diyor, mutlaka bir an önce uygulayın, diyor, bizim meslektaşlar da içlerinden, "herhalde bir üretim yöntemi midir, işletme süreci midir, nedir," diyorlar, o kelime geçtiğinde adamın telaffuzunu taklit etmeye çalışıyorlar.

Neden sonra, bir seferinde adam çaba gösterip daha iyi telaffuz ediyor ve çevirmenler de o an aydınlanıyor. Meğer adam baştan beri, "Quality Control", yani "Kalite Kontrolü" deyip dururmuş!

ÖNCÜ iLE MUHAFIZ

Japon çevirmenler de bir başka sorundur. Doğru dürüst tek bir konferans çevirisi yapabilenine… ben henüz rastlamadım. Kıf kıf güler, "Ah, bizi hiç duymayın, öyle kötüyüz ki, hiç be­­ceremiyoruz," deyip ha bire kıkırdarlar.

Tabii komiklikler yalnız sözlü çevirilere özgü de değildir. Konferansa gittiğimizde bazen delegelere dağıtılmak üzere hazırlanmış tebliğ metinleri, özetler, başka dokümanlar buluruz. Onların çevirileri de mizah literatürüne hayli katkılarda bulunacak düzeydedir.

Çoook, çok eski zamanlarda, daha AKM yanmadan önce, orada bir kongre düzenlenmişti. Katılanlar daha çok psikolog ve psikiyatrlardı. Hastaların yaptığı resimleri, hastalığın teşhisinde kullanmak gibi bir konu ele alınmaktaydı. "Psikopat sanatla Avant-garde' sanat arasındaki ilişkiler" diye başlıklar görüyorduk.

Konuşma özetlerini fakültede tercüme et­tirip kitap haline getirmişlerdi. Bir de baktık, avangard sözünü de Türkçeye çevirmişler, "Öncü Müfreze Sanatı" diye bir sözü Türk diline lanse edip dilimizin zenginliğine katkıda bulunmuşlar. "Garde" = "muhafız". Harika!

 

© 1969 - 2009 BKTD
Çiftevav Sok. Çatak Apt. No.4 D:2, Ayaspaşa, 34437 İstanbul bktd@bktd.org