Simültane çeviri mesleğine herhangi bir merak duyuyorsanız işte bu kitabı sizin merakınızı gidermek için hazırladık. Ülkemizdeki simültane çevirmenlerin çalışma ilkeleri, onlardan neler ,beklenip neler beklenemeyeceği, neyin iyi, neyin kötü çeviri olduğu, meslek hayatında başlarına gelmiş komiklikler, nasıl yetişip mesleklerini nasıl kazandıkları ve bazı olaylar karşısında gösterdikleri tepkilerle zihinlerinde dolaşan düşünceler, bu kitabın sayfalarını dolduran konulardır. Türk çevirmenlerin performans düzeyi bir hayli yüksektir. Tüm ulusların çevirmenleri arasında, dilimizdeki yapısal farkı kimseciklere hissettirmeden, gerek yurt içinde ve gerekse diğer ülkelerde düzenlenen her tür r toplantılarda, doyurucu çeviriler. sunabilmektedirler. Oysa dil yapısı batı dillerinden bizimki kadar farklı olan başka ülkelerden gelme çevirmenlerin kulaklıkla yapabildikleri çevirilerde, değil doğru dürüst bir anlam, düzgün cümle bile bulmak ender rastlanan olaylardandır ve meslek çevrelerinde bir espri niteliğindedir. Bu dorum göz önüne alındığında, çevirmenlerinizle iftihar edebileceğinizi sizlere müjdelemek isterim.

Elbette bu noktaya şıp diye gelmedik. Simültane çevirmenlik Türkiye’de ta 1963 yılından beri eğitimi verilen ciddi bir meslek olarak vardır. Başlangıçta kuşkular (ters dil yapısı nedeniyle oldukça büyüktü... nitekim, ilk başlandığında çeviriler de vasat düzeyde gitmekteydi. Tanrım! Ne kusurlar işliyor,ne olmayacak safteronluklar yapıyorduk. Üstelik bütün bu günahları işlerken de kendimizi müthiş bir şeyler yapabilen harika çocuklar sanıyorduk.

Kimsenin beceremeyeceği, mucizevi bir iş! Harikalar yaratmak!

Konferans organizatörleriyle delegeler de aynı kanıdaydı işin garibi. Konferansın kahve molasında tebrikler yağıyordu: "Hanımefendi, tebrik ederim, takdir ederim, teşekkür ederim ve hayret ederim.

Aman, tavus kuşu gibi kabarıyorduk ortalıkta. Yaptığımız çeviri... evet, büsbütün de kötü değildi, ama anlamı birazı arada kayboluveriyordu işte. Oysa böyle bir şey kabul edilebilir mi? O salondaki insanlar işlerini güçlerini bırakıp gelmişler oraya. Konuşlan şeyler elbette günlük olaylar değil. Ortadaki konu tıptır, ekonomidir, uluslararası ilişkilerdir, NATO’dur, baraj mühendisliğidir, ben ne bileyim nedir!

Bu insanlar kendi meslekleri'ndeki yenilikleri duymak izlemek ister. Belki kendilerine büyük etki yapacak yeni düzenlemeleri dinleyip tartışmak ister. Bir ufacık eksiklik kim bilir nelere mal olabilir. Onlara düzgün cümleler vermek yetmez ki! Varsın cümle biraz sarksın (anlaşılabildiği sürece), ama anlam mutlaka doğru dürüst ulaşsın.
Hiç rahatsız olmuyorduk biz. Daha iyisi yoktu ki! Kötü yapıp iltifat topluyorduk.

Hiçbir çaba göstermesek. hâlâ o düzeyde kalırdık da. Ama kendi kendimize, insan bir işi yapıyorsa doğru dürüst yapmalı dedik. Az bir çabayla bu kadarını becerebildiğimize göre, demek ki bizim kapasitemizin üst sınırı bu olamazdı. İşte o zaman büyük bir çaba Koyduk bu işe. Bir yandan konferanslarda çalışıp türlü konularda terminoloji biriktirirken, bir yandan da özel çabalarla ne kelimeler öğrendik. Yanlış yerinden girilmiş cümleyi güzel başlayabilmek için ne yöntemler keşfettik. Ne hız egzersizleri yaptık, anlamı kapsamakta ne küçük ayrıntılara kadar inebildik. Anlatması kolay, değil. Meğer nerelere varabilirmişiz!

Evet, kabul ediyorum,konuşucu motor gibi konuşuyorsa, çevirmen bunun yüzde yüzünü veremez. Ama attığı şey ancak bir ayrıntı olabilir: İşin ruhuna ait bir şey atılamaz, atlanamaz. Bu, delegeyi kandırmak olur.
Uygulama açısından bakarsanız, ayrıntı atmaktan başka yapabileceğimiz bir şey bulunmadığına zaten hak verirsiniz. "Lütfen konuşucu yavaşlasın”, diye duyurular ve yakarılar seslendirmek, kabinin camını tıkırdatıp başkanın dikkatini çekmeye çalışmak, gerçi böyle durumların resmi çözümü olarak her yeni çevirmene öğretilir. Ama zerre kadar işe yaramaz. Eğer o adam yaratılış olarak hızlı konuşuyorsa, sizin hatırınız için ya da daha doğrusu sizi dinleyenlerin hatırı için en çok bir buçuk dakika yavaş konuşur, sonra,kendi normal temposuna döner nasılsa. Bazen de başkan ona: “Tercümeler yetişmiyor, yavaşlayın”, dediğinde, "Uçağım kalkmak üzere ve bunları söylemek zorundayım…” deyiverir.

Ama söyledim ya, biz artık hızlı konuşma konusunda çok piştik. Hatta Çapa'da geçen yıl düzenlenen bir tıp toplantısının kahve molasında, "fazla hızlı çeviri yapıyorsunuz, dinlerken anlamaya yetişemiyoruz... diye yakınma bile gelmiştir. “Eh, siz kendi konuşucularınızı yavaşlatın", dedik.

Eskiden kötü yapıp iltifat alıyorduk, şimdi iyi yapıp eleştiri alabiliyoruz. Ama en iyi değerlendirmeyi de yine kendimiz yapıyoruz biz. Yoksa katılımcıların her dediğine kulak assak yanmıştık. Şöyle bir eleştiri düşünebiliyor musunuz?
“Çevirmen ne kadar kötü, değil mi? Konuşucu ne zaman sussa, o da susuyor!!!”

Yani, artık ne iltifattan etkileniyoruz, ne de eleştiriden moral bozukluğuna uğruyoruz. Yaptığımız iş iyidir ve biz de bunun farkındayız.

Konferanslarda konuşanlar da bize paralel olarak tecrübe' kazanmaya başladı zaten. Bir zamanların bir sayfa boyundaki süslü püslü cümleleri kayboluyor. Bunları dinleyiciye ninni olduğunu herkes fark ediyor yavaş yavaş. Onca kişi oraya o gün işten kaçabilmek için doluşmuş değil ki! Anlamsız laf kalabalığına karınları toktur onların. En geri ülkenin en geri delegesi bile için için güler böyle şeylere. Sözünü duyurmak isteyen kişi amaca dönük, yalın ve kısa konuşur.
Hâlâ çıkıyor ara sıra eski cümleler tabii. Yalnız konferansta değil, tüm kitle iletişim ağında. Bakın, 9 Ekim 1991 tarihli bir İstanbul gazetesinden, bir haberin ilk cümlesini göstermek istiyorum size. Bu cümle konferansta kulağınıza gelmeye başlasa... nasıl toparlardınız?

" Körfez savaşı'nda Ankara'nın ABD'ye tam desteği, Georgia Eyaleti'nin Athens Kenti'nde staj gören Türk binbaşı Sedat Gümüş'ün, gözlerinde doğuştan katarakt olan 12 yaşındaki oğlu Burak'ın görmesi için herkesin seferber olmasını getirdi."

Ne Türkçe ama, değil mi? Yanlış mı derseniz, yanlış değil. Ama ...aklı var yakın var. Lafının anlaşılmasını isteyen insan cümlesini böyle mi kurar?

Sözün kısası, çeşitli ülke delegelerinin ana dilleri dışındaki dilleri konuşurken kullandığı anlaşılmaz aksanlarla, adını ilk defa duyduğumuz teknik branşların terminolojisiyle, hukuksal anlamaların upuzun cümleleriyle boğuşa boğuşa, ama her saniyesinin tadını çıkara çıkara yaşıyoruz ve daha da gelişmeye uğraşıyoruz. Birdenbire, "hem çektiğimiz çileleri, hem de attığımız kahkahaları sizlerle paylaşmayı akıl ettik..."

Hoşunuza gideceği umuduyla.

Belkıs (Çorakçı) Dişbudak
Kadıköy, 20 Ekim 1991

 

© 1969 - 2009 BKTD
Çiftevav Sok. Çatak Apt. No.4 D:2, Ayaspaşa, 34437 İstanbul bktd@bktd.org